
Zât-ı Hak’da mahremi irfan olan anlar bizi, İlm-i sırda bah-i bî-pâyân olan anlar bizi, Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz, Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi, Katre nice anlasın, umman olan anlar bizi,“Gel ey bir danecik gaib, gel ey bir danecik mevcut”
14 Ocak 2013 Pazartesi
Cömertlik Bu

Önemli bir sefer için hazırlık yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:
12 Ocak 2013 Cumartesi
Cihat
Cihat dört kısma ayrılır:
1.Cehalete karşı cihat
2.Nefisle cihat
3.Şeytana karşı cihat
4.İslam düşmanlarına karşı cihat.
1.Cehalete karşı cihat
2.Nefisle cihat
3.Şeytana karşı cihat
4.İslam düşmanlarına karşı cihat.
Hz. Ebubekir Duası
Enaniyet Nedir?
Enaniyet seytanın özelliğidir...Enaniyet İnsanı Cehenneme Sürükler...
'Ben' anlamına gelen 'ene' kelimesi Arapçada zamir olarak birinci tekil şahıstır. Enaniyet ise 'Ene' zamirinin masdar ismi olup terim olarak 'benlik ve bencillik, gurur ve kibir, yani kendini beğenmeyi ve nefsini öne çıkarmayı ifade eden bir terimdir. Kur’ân-ı kerimde 'Ene' zamiri nefsi ifade eden bir kelime olarak kibir ve gurur anlamında taşımaktadır..
Yüce Allah kendi zatı ile ilgili olarak 'Biz Kur’ânı indirdik' (Hicr) 'Sizi rızıklandıran biziz' (İsra) 'Biz biliriz'( İsra), “Ölüleri biz diriltiriz” (Yasin) ayetlerinde sebeplere de değer vermiş ve “Biz” kelimesini kullanmıştır. “Rabbiniz benim” (Taha) “Ben seçtim” (Taha) ayetlerinde olduğu gibi zatını öne çıkardığı ve sebepleri ortadan kaldırarak doğrudan kendisinin yaptığı işlerde “ben” kelimesini kullanmıştır. Bu ayetlerden anlaşılan husus, insanın kendisini tanıması ve kendisine değer vermesi normaldir. İnsanın kendisini bilmesi ve tanıması varlığı ve kendisi ile beraber varlığı yaratıp bir bütün haline getiren ve ihtiyaç silsilesi ile birbirine bağlayan Allah’ı tanımasına vesiledir. Bunun için “Nefsini bilen Rabbini bilir” denilmiştir.
Nefis Allah’ı düşünmez, Allah’a kul olmakta uzaklaşır da dünya hayatını gaye ve amaç edinir, daima onun için çalışırsa o zaman nefis hesabına hareket etmiş, benlik ve enaniyetini güçlendirmiş olur. Bu durumda da daima tahribe ve şerre yönelir. Hayal peşinde koşmaya çalışır.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “ Allah’ı unutan ve bu sebeple Allah’ın nefislerini unutturduğu kimseler olmayın. İşte fasıklar onlardır” (Haşr, 59:19) buyurarak nefsi Allah’a ve dine hizmette unutanların fasıklar olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Enaniyetin ihlasa verdiği zararları hayatın her aşamasında görebilmek mümkündür. Diğer insanlardan daha büyük olduğu iddiasına kapılan bir insan, bu kimselerden gelecek her türlü eleştiri, uyarı ya da tavsiyeye kapalıdır.
Karşı taraf kendisinin düşünemediği önemli bir konuyu hatırlatsa bile, üstünlük iddiası ağır basar ve kişi doğru olana teslim olmak yerine yanlış da olsa kendi dediğini savunur. Dolayısıyla da ihlastan uzaklaşmış, adeta nefsinin emrine girmiş olur. Oysaki böyle bir durum karşısında ihlasa uygun olan, kişinin haklı olduğu bir konuda bile karşı tarafın sözüne uyabilmesi, üstünlük sağlama arzusuna kapılmadan teslimiyet gösterebilmesidir. Bunun için gerekli olan ise öncelikle kişinin enaniyete sebep veren benlik duygusunu bir kenara bırakması, nefsini müdafaa etmekten vazgeçmesidir. Ancak o zaman Kuran ruhuna uygun bir tavır gösterebilecek ve ancak o zaman ihlasla hareket edebilecektir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi bir sözünde enaniyetin neden olduğu bu üstünlük sağlama ve haklı çıkma hırsına yönelik en etkili çözümün 'nefse taraftar olmadan müminlerin aklına teslim olmak' olduğunu söylemiştir...
İnsanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi de enaniyetten kaynaklanmaktadır ve ihlası zedeleyen bir tavırdır. Oysa insanlara aklı da yeteneği de veren ancak Allah'tır. "Dediler ki: "Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32)" ayetiyle hatırlatıldığı gibi insanın Allah'ın kendisine öğrettiğinin dışında hiçbir bilgisi yoktur. İnsan Allah'ın yoktan var ettiği, aciz bir varlıktır. İnsanın güç getirebildiği herşey Allah'ın kendisine ihsanda bulunmasıyla ve kuvvet vermesiyle gerçekleşmektedir.
Allah'ın sınırsız aklı, sonsuz gücü ve bilgisinin yanında, aciz bir varlık olan insanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi büyük bir gaflet olur. Ancak ne var ki, bir kez büyüklenme iddiasına kapılan bir insan tüm bu gerçekleri bir anda unutmakta, yaptıklarından kendisine pay çıkarabilmektedir. Elde ettiği başarılarla enaniyete kapılıp ihlastan uzaklaşabilmektedir. Samimi bir mümine yakışan ise dünyanın en üstün yeteneklerine sahip, en akıllı, en mükemmel insanı da olsa asla bunları kendinden bilmemesi ve enaniyete kapılmamasıdır. Eğer sahip olduğu tüm bu nimetlere rağmen aczinin farkında olarak hareket ederse, Allah ona daha da güzel nimetler ihsan edecek ve bu ihlaslı tavrından dolayı onu rahmetine, rızasına ve cennetine kavuşturacaktır. Oysa insanların büyük bir bölümü dünya hayatının bir deneme olduğunu unutup, kendilerine bir sıkıntı isabet ettiğinde Allah'a yönelir, sonra bir nimete kavuştuklarında ise nankörlük ederler. Nimetleri kendi kabiliyetleri sayesinde elde ettiklerini, bunun kendi başarıları olduğunu düşünerek çok büyük bir yanılgıya düşerler..
Müslüman kendisi ne kadar salih amelde bulunmak istiyorsa, onların da aynı şekilde ecir kazanmalarını ve ahiretleri adına güzel işler yapabilmelerini istemelidir. "Bu işi yapabilecek en ehil kişi benim", "bu işi ne kadar iyi yapabileceğimi görsünler de ne kadar üstün meziyetlere sahip olduğumu daha iyi anlasınlar" ya da "bu işi ben üstleneyim ki müminlerin gözünde iyi bir prestij ve makam elde edeyim" gibi düşüncelerle hayırlı bir işi bir hırs konusu haline getirmek ihlasa uygun olmaz. Bunun yerine bu işte bir başka mümine öncelik tanıyıp, onun ne kadar üstün özelliklere sahip olduğunu ön plana çıkararak güzel ahlak göstermiş ve ihlaslı bir harekette bulunmuş olur.
“Sen, eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur’ânı dinlersen âlay-ı illyyîne çıkar, kâinâtın güzel bir takvimi olursun.”
Sözler...
11 Ocak 2013 Cuma
Hz İsa -Siyah Yılan-Dua
Hz İsa bir gün bir köye uğrar. Köyde bir elbise boyacısı vardır ki bütün köylüler kendisinden şikayetçidirler. Çünkü boyacı elbiseleri boyamak için bir yandan sularını kesmekte, bir yandan da boyalarla suyu kirletmektedir.
Köylüler toplanarak hep birden boyacıyı İsa Peygamber'e şikayet ederler ve "Ey İsa!..." derler. "Bu adama öyle bir beddua edin ki gidişi olsun, fakat bir daha dönüşü olmasın." Bunun üzerine İsa Peygamber de şöyle dua eder:
"Allah'ım!.. O adama öyle siyah bir yılan musallat et ki, onu sokup öldürsün. Bir daha da gelmek nasip olmasın."
Boyacı her zamanki gibi yine yanına üç ekmek alarak suyun kenarına gider ve elbiseleri boyamaya koyulur. Tam bu sırada yanında bir abid (kendisini Allah'a ibadete adayan bir kimse) beliriverir. Abid oradaki dağlardan birinde ibadetle meşgul olmaktadır. Boyacıya selam vererek ona, "yanında yiyecek içecek bir şeyin var mı? Şu kadar zamandır ağzıma bir lokma ekmek bile atmadım. Kendisini görsem veya koklasam yine bana yetecek" diye çok aç olduğunu bildirir.
Boyacı hemen elini çantasına atar ve bir ekmek çıkararak abide uzatır. Abid halinden memnun, "Ey boyacı!..." der. Allah (c.c.) senin günahlarını affetsin, kalbini arıtsın."
Boyacı ikinci ekmeği de uzatınca abid, "Ey boyacı, Allah geçmiş ve gelecek günahlarını affetsin" der. Bu defa da son ekmeğini uzatınca "Ey boyacı, Allah (cc) sana Cennette bir köşk nasip etsin" diye hayır duada bulunur.
Akşam olunca boyacı köye döner. Köylüler şaşkın şaşkın kendisini süzmekte ve neden ölmediğine hiçbir mana verememektedirler. Kesin olarak inanmaktadırlar ki, Allah yolunun temsilcisi olan bir Peygamberin bedduası muhakkak ki yerini bulmalıdır. İşte bu düşünceler altında köylüler toplanarak hep birden yine İsa Peygamber'in huzuruna varırlar. Durumu kendisine bildirince O da "Çağırın onu bana" der. Çağırırlar, boyacı da gelir, İsa Peygamber kendisine şunu sorar: "Ey boyacı, anlat bakalım bugün ne iyilik yaptın?"
Boyacı, su başında bir abide rastladığını, ona ekmeklerini verdiğini, her bir ekmek verişinde de ayrı ayrı duasını aldığını bir bir ortaya döker. Durumu anlayan İsa Peygamber bu defa çantasını getirip açmasını söyler. Adam da çantasını getirerek açar. Bir de bakarlar ki çantanın içinde simsiyah bir yılan çöreklenmiş yatıyor. Herkes hayretten dona kalır.
İsa Peygamber yılana yaklaşarak "Ey siyah yılan!..." der. "Anlat bakalım, neden bu adamı sokup öldürmedin?" Yılan derin bir mahcubiyet içinde şöyle cevap verir:
"Ey Allah'ın Peygamberi!... (Emrinizi yerine getiremememin derin üzüntüsü içindeyim) fakat dağdan birisi indi, ekmek istedi, boyacı da bütün ekmeklerini vererek onun karnını doyurdu. Karnı doyan adam boyacıya ard arda üç hayır duada bulundu ki sormayın.
Bir melek ayakta durarak devamlı "amin (kabul et ya Rabbi!...)" diye yalvarıp yakardı.
İşte o sırada Allah (c.c.) bir melek göndererek demirden bir gemle benim ağzımı gemletti, ben de boyacıyı sokup öldüremedim. O yüzden beni bağışlayınız.
İsa Peygamber sonunda boyacıya müjdeyi vererek şu tavsiyede bulunur: "Ey boyacı!... Bundan böyle kendine yeni bir iş tut. Şüphesiz ki Allah (c.c.) seni bağışladı."
Tenbihül Gafilin
Herkesle Dost Olunmaz..
Herkesle
Dost Olunmaz
Cahil ile
dost olma
İlim bilmez,
İrfan bilmez, Söz bilmez,
Üzülürsün.
Üzülürsün.
Saygısızla dost olma
Usul bilmez, Adap bilmez, Sınır bilmez,
Üzülürsün .
Aç gözlü ile dost
olmaİkram bilmez, Kural bilmez, Doymak bilmez,
Üzülürsün.
Görgüsüzle dost olma
Yol bilmez, Yordam bilmez, Kural bilmez,
Üzülürsün .
Kibirliyle dost olma
Hal bilmez, Ahval bilmez, Gönül bilmez,
Üzülürsün.
Ukalayla dost olma
Çok konuşur, Boş konuşur, Kem konuşur,
Üzülürsün. Namertle dost olma
Mertlik bilmez, Yürek bilmez, Dost bilmez,
Üzülürsün.
ŞEYH EDEBALİ
10 Ocak 2013 Perşembe
Allah Rızası Ve Aşk
Allah yoluna birbirlerini sevenler, arşın gölgesinden başka gölge olmayan o günde, arşın gölgesindedirler. Nurdan münberler üzerinde. Onların mekanlarına Nebiler ve Sıddıklar gıbta ederler.
Hz. Muaz r.a
Allah yolunda muhabbet edenler, Arşı Alâ etrafında yakuttan kürsüler üzerinde olurlar.
Hz. Ebu Eyyub r.a
İki genç birbirlerini çok seviyorlardı ama bu bildiğimiz sevgiler gibi değildi, onların sevgisi Rıza eksenli bir sevgiydi, bir araya gelseler birbirlerine Hak' kı anlatır ve tavsiye ederlerdi...
Birbirlerine öğretmen oldular 3 yıl kadar süre zarfında... Bir kez bile aralarında öf dahi denecek bir olay geçmedi...
Bu arada bir araya gelmeleri de sadece ve sadece 3 veya 4 kezdi, çünkü biliyorlardı ki "kadınla erkek bire bir yanlız kaldıkları zaman yanlarında 3. kişi şeytandı"... arkadaşları ile dışarı çıktıklarında bir bir yüzlerine dahi bakamazlardı, onlar konuşmazdı çoğu zaman ama kalpleri her nedense birbirini anlardı...
Sonunda karar verdiler, Allah' ın inayeti ailelerinin de izni olursa bu duyguyu evlilik ile birleştireceklerdi... O akşam erkek ailesine açacaktı konuyu ve açtıda... kız merak etmiş ve mesaj çekmişti, erkek yarın konuşuruz demişti...
Ve yarın oldu, bir araya geldiler, erkeğin yüzünden düşen bin parçaydı ve dokunsan ağlayacak gibiydi, kızda ise herzaman ki o hoş tebessümü vardı... erkek bir türlü söyleyemiyordu, bir süre sustular sadece... kız anlamıştı aslında ve konuyu o açtı;
"Ne olursa olsun ben seni Allah rızası için çok seviyorum ve ben seni bu dünya için istemedim ki sadece, biz dünyaya talip insanlar değiliz değil mi? "
Erkek ne diyeceğini bilemedi, yutkundu önce sonra gözlerinden yaşlar düşmeye başladı...çok uğraştım ama annem istemiyor dedi...kız o tebessüm çehresi ile baktı bir süre erkeğe ve sonra;
"Eğer annen bu şekilde düşünüyorsa ben zaten seni istemem o zaman, değil mi ki Rabbin rızası ana-baba rızasından geçer, biz bu yola rıza için çıktık, şimdi nasıl çiğneyip büyükleri vazgeçebiliriz ukbadan... sakın üzülme bak ben üzülmüyorum ve seni çok seviyorum, annenede kızmıyorum asla, çünkü herşeyde bir hayır vardır, biz bilemeyiz!... İman etmek güzelliklere iman edip musibet anında isyan etmek değildir ki... Seni karşıma çıkarana ve bu duyguları yaşatana hamdolsun...Sen bana öğretmen oldun, Rahman' a giden yolda bir basamaktın hep bana"
dedi ve gözlerine dolan yaşlar yanağını ıslatmaya başladı... karşılıklı bilemedikleri anlamadıkları bir duyguyla birbirlerine baktılar ve ağladılar öylece bir süre... suskunluğu yine kızın o tebessüm çehresiyle bakan buğulu gözleri bozdu...
"Seni sevdiğimi biliyorsun, sende beni seviyorsun bende bunu biliyorum, bunu bilmek bile bana yeter... ayrıca sevgi sadece kavuşmak değil ki...yada sevda sadece yanında olunca yaşanmaz ki...o zaman o sevda olmaz çıkar ilişkisi olur, ben seni yanımda olmadığında da seviyorum ve seveceğim inşa... Hep yalvardım Yaradan' a ' Rabbim dünya için istemiyorum onu rızan ne ise bize onu göster, ben ahirete sevdalıyım ve asıl kavuşmalar ordadır, onuda bana orda ver' dedim hep... galiba dualarım kabul oldu ne dersin?...dünyada yaşasak yaşasak seninle 50 yıl yaşarız, ya sonrası...fani ye değil Baki ye bizim sevdamız"
dedi ve sustu... gözyaşları almış gidiyordu, erkeğin gözleri kıpkırmızı oldu ve sadece;
"seni çok seviyorum ve seveceğim" oldu..
Kalktılar masadan gözlerinde ki yaşlarını sildiler ve hoşcakal demeden yollarına gittiler, hala kalpleri ne hisseder bilinmez...ama böyle bir sevda bitmez...
Eğer kalpte Hak rızası var ise sonuç hiç bir zaman hüsran olmaz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



